Akademi; Platon ve Ötesi

Antik Yunan’ın en bilge filozoflarından Platon, zamanında üçü beş yapıp satın aldığı Atina yakınlarındaki zeytinliği bir küçük esnafa yakışır biçimde kullanmamış, orada çeşitli doğa bilimleri, matematik ve siyaset konularında öğrencilerine dersler vermeye başlamış. E tabi, Platon bu; ders verdiği yer zeytinlikte olsa dersler kalabalıklaşmaya başlamış yavaştan. Zamanla ders verilmeye daha uygun hale getirilen bu alan, iyiden iyiye bir yüksekokul halini almış; burada çeşitli doğa bilimleri, sanat, edebiyat, felsefe, matematik konularında birçok hoca vermeye başlanmış. Akademi sözcüğü de ilk kullanımını ve kökenini “akademos” haliyle işte Platon’un kurduğu bu okula dayandırır. Türkçe’ye de "yüksek okul" olarak geçmiş "akademi" kelimesi Yunanca’da "yükseköğrenim kurumu" anlamına gelir. Yani milattan önce dördüncü yüzyılda ortaya çıkan Platon’un bu okulu insanlık tarihinin ilk yüksek öğrenim kurumudur aynı zamanda. Platon’un Akademi’si matematik ve doğa bilimleri öğretiminin yanında çok önemli bir felsefe ekolünün de çıkış noktası olmuştur. Öyle ki Sokrates’in düşüncelerini kendisine kılavuz edinmiş olan Platon, diyalektik, metafizik gibi felsefi kavramlara ve alanlara yönelik dersler vererek akademide kendi felsefi görüşünün yaygınlaşmasını sağlamıştır. Kendi düşünsel gelişiminin en verimli yıllarını Akademi’de değerlendiren ve birçok eserini burada yazan Platon’dan sonra Arkesilaos, Karneades, ve Philton gibi önemli filozoflar, Platon’un düşüncelerini ana akım felsefi görüşlere karşı bir alternatif olarak geliştirmiş, Batı felsefesinde bugün bile yeri olan önemli bir düşünsel akımın savunucusu olmuşlardır. Yunan bilgiciliğinin kurucusu Protagoras abimizin ‘lan bu işte bir iş var’ diyerek ortaya attığı, Montaigne’in, Russel’ın yapıtlarında karşımıza çıkan, Einstein’ın “şüphe ne kadar büyükse, uyanış o kadar büyüktür” sözünden bildiğimiz, ‘dogmatizme’ karşı ortaya çıkan ‘septisizm’ yani ‘şüphecilik’ ekolünün en önemli temsilcileri akademiden çıkmıştır. Platon’un öğrencilerinden de bu beklenirdi… Çünkü Platon’un ‘idealar kuramı’ şüphecilik akımı için önemli bir zemin hazırlar. İdealar kuramına birazdan geleceğiz. Platon, akademinin duvarına hepimizin bildiği bir sözü asar: “Geometri bilmeyen giremez.” Tabi matematik okuyan bizler için bu söz Platon’un bize bir kıyağıdır. Ortamda matematik/geometri bilmeyenle dalga geçmek için, ders çalıştırdığımız arkadaşımız anlamadığında vs. her yerde kullanırız bu sözü ve bizim için oldukça kullanışlıdır. Ancak matematikçilere kötü bir haberim var ki Platon’un bu yazıyı asarken kıyak geçtiği kişiler matematikçiler değil, matematiksel düşünen felsefecilerdir. İlk olarak şunu belirtelim ki geometri, matematiğin bir alanıdır ve matematiğin gelişimiyle iç içedir. Aslında “geometri bilmeyen giremez” sözündeki geometri, matematiğin o zamanki gelişim düzeyiyle alakalıdır ve oradaki vurgunun sebebi geometriyi, matematiğin özel bir alanı olarak soyutlamak değil, ‘matematiksel düşünce’yi öne çıkarmaktır. Öyle ki Platon’un felsefesine göre her türlü fenomen, nesne ve kavram “idealar” dünyasında; yani düşünceler dünyasında tam olarak kavranabilir. Çünkü algılanan hiçbir nesne, idealar dünyası dışında bir dünyada mükemmel değildir. Mükemmel olmayan nesneler de kavranamaz. Yani algılanan bir masa asla ‘masa’ kavramsallaştırmasıyla anlatılmak istenen ‘mükemmel masa’ya örnek değildir, ancak idealar dünyasında; soyut düşünce yoluyla nesnelerin özüne ve mükemmel haline ulaşabiliriz. İdealar dünyasında soyut düşünebilmek de Platon’a göre her insanın yapabileceği bir şeyden ziyade ancak matematiksel düşünebilme yetisine sahip olanların yapabileceği bir beceridir. “İdealar kuramıyla matematiksel düşünce ne alaka” sorusuyla biraz daha açalım. Örneğin geometride bir çember, elle asla çizilebilecek bir şekil değildir. Çünkü mükemmel bir çemberin her noktasından yalnızca bir teğet geçer, ancak elle çizilen çemberin böyle bir mükemmellik seviyesine sahip olması mümkün değildir. Çünkü bir teğet iki ayrı noktadan geçiyorsa o çember mükemmel değildir. Bu nedenle çember şekli yalnızca idealar dünyasında mükemmel olabilir. Yine pi sayısı düşünebilir. Asla mükemmel bir çember çizemeyeceğimiz için pi sayısının tam değerine de asla ulaşamayız. Çünkü çizeceğimiz çember mükemmel bir çember olamayacağı için çevresinin çapına oranı da pi sayısının tam değerini vermeyecektir. Ee boşuna pi sayısı değil, her önüne gelen bulabilseydi… (Pi demişken 14 Mart YTÜ Pi Günü'nü de unutmayın :) İşte Platon tam da bu idealar kuramına dayanarak akademisine alacağı kişiler için ‘matematiksel düşünebilme’ yetisi arar. Onun kapısını açtığı, bir çemberi mükemmel olarak; her noktasından yalnızca bir teğet geçeceğini soyutlama yaparak düşünebilen kişilerdir. Yani hem felsefe yapan, hem de matematiksel düşünebilen kişilerdir. Özetle Platon mükemmel çemberi düşünebilen insanların akademiye gelmesini ister. “Geometri bilmeyenler giremez” cümlesi de “matematiksel düşünceye sahip olmayanlar giremez” anlamına gelir. Akademi, bugünkü anlamıyla bilimsel bilgi ve düşünsel gelişiminin merkezidir. Yükseköğrenim kurumları olarak üniversiteler, büyük oranda akademinin bugünkü karşılığıdır. Platon’un akademisi de yalnızca kendi döneminin düşünsel ve bilimsel gelişimi açısından değil, insanlık ve toplumlar tarihinin gelişimi açısından da oldukça önemlidir. Akademi, bilimsel bilginin araştırıldığı, üretildiği yerlerdir ve toplumsal gelişmenin en önemli dayanaklarındandır. Roma diktatörü Sulla tarafından yıkılan ve daha sonra ‘mistik’(gizemci) felsefenin(Platon görse yıkılırdı…) merkezi olan Platon’un akademisi hak ettiği sonu görmese de insanlığa ve bilim/düşünce dünyasına önemli bir miras bırakmıştır. Platon’un Akademi’si üzerine oldukça farklı kaynaklardan referanslar verilir. Matematik ve geometrinin gelişiminden, okulun felsefe dünyasına etkisine, sonrasında gelen Epikürcü ve Stoacı okullarla ilişkisine kadar oldukça bilim ve düşünce dünyasının farklı alanlarına etkisinden bahsedebiliriz. Akademi’ye ve etkisine dair daha detaylı okuma yapmak isteyenler için bir kitap önerisiyle yazımızı bitirelim. " Platon ve Akademia, Jean Brun, Çeviren: İsmail Yerguz, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2007, 138 sayfa "